BENLİK DENİZİNDE BATA ÇIKA YÜZEN BİR KAVRAM: YETERLİLİK

Yeterlilik. Yetmek. Yeti. Yet. Günlük hayatımızda sık sık duyduğumuz bir kelime yeterlilik. Yemek için bu kadar salça yeterli, oyun için bu sistem özellikleri yeterli, benim için bu yeterli, yeterlilik sınavı, o kadar para kime yetmez ki, puanım yetmiyor, bu konudaki bilgim yetersiz, ehliyet, kabiliyet…Derinden derine hayatımıza kök salmış olan bir başka versiyonu yetersizlikle karşımıza çıkar durur. Öğrendiğimiz birçok kelime birçok anlam hayatımıza başkalarının bize öğrettiği şekilde girer ve bir daha onun anlamını sorgulamayız çünkü artık bilgimizin yeterli olduğunu düşünürüz ya da bilgiyi beynimiz otomatik olarak kaydeder. Yeterlilik de kendimiz için anlamını aramayı bıraktığımız nice kelimeden biri. Yetmenin, yeterliğin, yetersizliğin, yeterliliğin ve kökü olan “yetmek”ten türeyen diğer kelimelerin anlamını ve hayatımızdaki yerini dolayısıyla hayatımızı nasıl şekillendirip yönlendirdiğini de bir daha araştırmayız.

    Pek çoklarının farklı mecralarda yaptığı gibi bugün tek tek yeterlilik nedir ne değildir bununla ne yapılır ne yapılmaz diye tartışmaktan ve kitabi bilgilerin fazlalığıyla yazıyı yoğunlaştırıp ağırlaştırmaktan ziyade sevgili okuyucularımızı bugün biraz düşündürmek amacım.

Tartışmayacağım dediysem hiç bilgi de vermeyeceğim demedim 😊 İşimiz gücümüz burada psikoloji bu yüzden bu yeterlilik psikolojiye nereden gelmiş niye gelmiş bir ona bakalım diyorum. Sosyal öğrenme kuramıyla hayatımıza giren Albert Bandura yeterlilikten “algılanan öz yeterlik” diye bahseder. Ona göre bireyin herhangi bir konuda bir performans sergileyebilmek için öz düzenleme kapasitesini kullanabileceğine -kendi davranışları üzerindeki kontrol yeteneği- dair fikrine; gerekli etkinlikleri organize ederek hayata geçirebileceğine, başarıyla yapma kapasitesine sahip olup olmadığına dair kendi yargısına “öz yeterlik” denir (Bandura, 1982). Diğer bir deyişle öz yeterlik; bireyin karşılaşabileceği güçlüklerde, olayın üstesinden gelip gelemeyeceğine ilişkin kendine duyduğu inanç, kendi hakkındaki yargısıdır (Senemoğlu, 2015: 234). Bu cümleden sonra yeterlilik daha da anlaşılır bir hâle geldi gibi. Örneğin Bandura’ya notlarını nasıl yükseltebilecekleri sorusunu sıklıkla sorarlar ve ona göre “sanırım bu dersten yüksek bir not alabilirim” demek öz yeterliğin güçlü olduğunun bir göstergesidir (Plotnik, 2009: 460). Markete gittiğimizde ben bu poşetleri taşırım diye düşünmemizden tutun Mars’a giden ilk kolonide ben de yer alacağıma kadar giden bir yolculuktan bahsediyoruz.


 Yeterliliklerle ilk karşılaştığımız zamanların en erkeni elbette bebeklik dönemi. Bu dönemde çıngırak salladığında, yatak kenarına vurduğunda, çığlık attığında veya bunlara benzer başka davranışları sergilediğinde bakım verenini yanına çağırabildiğini fark eden bebek, kendi davranışlarının diğerleri üzerindeki etkisini öğrenmiş olur; böylelikle bebek, davranış repertuvarını bir hayli geliştirir ve farklı bir birey olduğunu algılayacak kadar olgunlaşır (Çubukçu ve Girmen, 2007: 72). Bence bir birey olacak yeterliliği kendinde bulur da diyebiliriz. Gelelim sosyal ve bilişsel yeterliğe burada karşımıza deneyimler çıkar. Bebek, bakım verenlerinin onun neyi yapıp yapamayacağına dair fikirleri ve kendisi başarıyla sonuçlandırdığı deneyimlerini birleştirince kendi kapasitesi hakkında bir algı geliştirir (Çubukçu ve Girmen, 2007: 74). O hâlde ikinci olarak bir çevre faktörü olan “aile” dikkatimizi çekiyor. Sadece bu iki faktör yeterlilik kavramını etkilemiyor ki karşımıza “akran grupları ve okul” çıkıyor. Böylece öz yeterliğimiz hakkındaki yargılarımız gelişiyor ve bu yargıları ölçüt olarak kullanmaya başlıyoruz.

    Bandura (1982’den akt., Senemoğlu, 2015: 234), bireyin kendine dair kendi algılayışı olarak da adlandırabileceğimiz öz yeterlik yargılarının dört temel kaynaktan beslendiğinden bahseder:

Bireyin kendi başına deneyimlediği; başarılı ya da başarısız olduğu geçmiş deneyimler sonucunda edindiği bilgiler. 

Dolaylı deneyimler yoluyla edinilmiş bilgiler; bireyin kendine benzeyen başka insanların gerçekleştirdiği etkinliklerdeki başarı durumlarına bakarak kendisinin başarabileceği ya da başaramayacağına karşılaştırmayla geliştirdiği yargı. 

Sözel ikna; birey becerileri hakkında çevresindeki insanların neler söylediğini dinler ve bu nedenle başarabileceğine ya da başaramayacağına dair nasihatler, destekler, tavsiyeler öz yeterlik yargısını etkiler. 

Psikolojik durum; bireyin beklentisi ve vücudumuzdan gelen geri bildirimler; bireyin gücü, incinebilirliği ve becerisini değerlendirmek üzere vücuttan gelen geri bildirimler.

Buradan anlıyoruz ki öz yeterliğimizin kaynakları oldukça fazla. Bu kavram o kadar çok dallanıp budaklanmıştır ki son yıllarda karşımıza sadece bunlarla değil, “sosyal öz yeterlik (Anderson ve Betz, 2001: 98), mesleki öz yeterlik (Barlow, vd. 2002: 38), internet öz yeterliği ve teknoloji öz yeterliği (Mayall, 2008: 145), psikolojik danışmanlık öz yeterliği, akademik öz yeterlik, duygusal öz yeterlik, sosyal öz yeterlik, politik öz yeterlik” gibi çeşitli kavramlarla da çıkmaya başlamıştır (Yalnız, 2014: 95). Bütün bu kavramsallaştırmalardan da anlıyoruz ki öz yeterlik hayatımızın dört bir tarafını sarmış. Araştırmalardan alınan sonuçlar bu bilgiyi doğruluyor ve yüksek öz yeterlik duygusuna sahip bireylerin stres ve depresyon gibi değişkenlerden daha az etkilendiklerini, fiziksel ağrılara olan toleranslarının daha yüksek olduğunu, kendilerini genellikle iyi ve sağlıklı hissettiklerini gösteriyor. Öyle ki öz yeterliği yüksek olan bireylerin geçirdikleri hastalıklar ve ameliyatlar daha çabuk iyileşiyor. Öz yeterliğimiz okul ve iş çevrelerinden etkilendiği gibi onları da etkiliyor. Öz yeterliği yüksek çalışanların, yaptıkları işten diğerlerine göre daha fazla bir doyum sağladıkları, kendilerini işe daha iyi verebildikleri, verilen bir işi daha iyi yapma ya da mesleki eğitimlerde daha yüksek bir motivasyona sahip oldukları bulunmuştur (Salas ve Cannon-Bowers, 2001: 471).

Şimdi yeterliliği iyi güzel açıkladınız da biz bununla ne yapalım diyebilirsiniz bu durumda benim de size birkaç sorum olur: Öncelikle sizin için yeterlilik ne anlama geliyor? Bu soruyu içinizden geldiği gibi cevaplayın. Bir haftalık bir sürede yetmekten türemiş kelimelerle kurduğunuz cümlelerin bir kısmını bir yere not edin ve bir haftanın sonunda kaydettiğiniz cümlelerin kaynaklarını araştırın; yetmekle ilgili en çok kimden bahsediyorsunuz, yeterlilik kendi içinizden, benliğinizden mi geliyor, yetersizlik hissettiğiniz ve yeterli olduğunuzu hissettiğiniz, düşündüğünüz zamanlarda ailenizin, arkadaşlarınızın, okulunuzun üzerinizdeki etkisi nedir? Bu sorular üzerinde de biraz düşündüyseniz psikolojide hangi kuramı benimsiyor olursanız olun her şeyin başı olan farkındalığı da elde etmiş olacaksınız ama bu farkındalık “yeterlilik” hakkında kazanılmış olacak. Bir şey hakkında bir şey yapabilmek için ilk gereken şey, o şey hakkında farkındalıktır.

İnsan var oluşun ve var oluşunun, yaşamın ve yaşamının anlamını sorgulayan bir varlıktır. Bugün hayatımızdaki yeterlilikleri sorguladık, bir kavramın hayatımızdaki anlamını aradık. Sık sık hayatımızın anlamını aradığımız şu günlerde kendimize belirlediğimiz amaçlarla doğrudan ilgisi olan yani hayatımızın özünden gelen öz yeterlik kavramının kendi anlam arayışınızda size yol gösterici olması dileğiyle.

                                          MELİSACAN DEMİR

Kaynakça: Kansu, A. F. & Hızlı Sayar, G. (2018). Öz Yeterlik, Yaşam Anlamı ve Yaşam Bağlılığı Kavramları Üzerine Bir İnceleme. Etkileşim, (1), 78-89. DOI: 10.32739/etkilesim.2018.1.11


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN DOĞASI VE İHTİYAÇLARI: ERİCH FROMM

HER SON YENİ BAŞLANGIÇ

İLİŞKİLERDE BAĞLANMA VE BAĞLANMA STİLLERİ