OYUNA BAKIŞ: BİR OYUN OYNAYALIM MI?

    Bazı insanlar oyun oynamayı biliyor. Baktığım anda gözlerinden görüyorum bunu. Kaldırımdan atlarken ya da bir su birikintisinden geçerken... Başlarken söyleyebilirim ki oyun oynamak insanı canlandırır. Oyunun yani eğlencenin olmaması bir insanı köreltir. Hatta diyebiliriz ki genel bir oyun eksikliği toplumu köreltir, donuklaştırır.

    Hollandalı tarihçi Johan Huizinga 1938'de yetişkinlerin oyunları üzerine yazılmış bir klasik olan Homo Ludens(Oyuncu İnsan) adlı kitabında “oyun” ve “eğlence” kelimelerini bağdaştırmış. Ona göre oyunun bir tanımı yapılacaksa içinde mutlaka eğlence kelimesi bulunmalı. Öyle değil midir sahiden? Oynarken bütün sınırlamalardan kurtuluruz. Hatta kendimizden bile. Farkındalığımız uçar gider. Geçmişteki bütün yaşananları, anlık telaşlarımızı, sorumluluklarımızı bir anlığına unuturuz. Öylesine bir ruh haline bürünürüz ki bir tüy kadar hafif ya da havada süzülen bir kuş kadar özgür hissederiz.

    Bizi bu denli özgür kılan bir araç olan oyunun insan psikolojisinde ve terapide yeri nedir? Yapılan araştırmalara göz atalım. Travma geçiren çocukların oyunlarına bakıldığında başından geçen kötü olaydan sonra oynanan oyunların doğasında korkutucu olma eğilimi görülmüştür. Yani çocuk hem oynadığı oyundan korkuyor hem de bu oyundan vazgeçemeyip oynamaya devam ediyor. Sarsıcı olaydan kurtulmak için oynanan bu oyuna kişi çoğu zaman yetişkinlikte de devam ediyor. Tam da bu yüzden Freud’un rüyaların bilinçdışına giden “kral yolu(via regia)” benzetmesinden ilham alarak ben oyuna kişinin özel dünyasına açılan bir kapıdır diyorum. Winnicott’un “ Tedavi için gelen hasta biraz da olsa oyuncu bir yapıya sahip değilse bu eksiklik tedavi sürecini zora sokar.” sözü bu düşünceyi destekliyor.

    Yetişkinlerin tercih ettiği oyun türü, çocukken en çok zevk aldıkları oyun neyse onunla paralellik gösteriyor. Çoğunlukla, yetişkinler kendilerine yeni oyun alanı bulsalar da bazılarımız çocukluğumuzda en sevdiğimiz oyunları yeniden şekillendirip şimdiki yaşantımıza uyduruyoruz. İşin özü yetişkinlikte oynanan oyun durup dururken ortaya çıkmıyor. Onu oluşturan nedenler var: Çocukluk korkularımız, kayıplarımız, dileklerimiz, tercihlerimiz, hatta isyanlarımız bunlardan sadece birkaçı. Bu sebeple oyun oynamak yetişkinler için de bir ihtiyaç. Oyun bize keyif verir, bütünlük ve bir yere ait olma duygusu kazandırır. Bir şeyler öğrenmemiz için bize fırsat tanır. Üzerimizdeki gerginliği azaltır. Bütün bunlara rağmen birer yetişkin olarak oyun oynamayı çoktan bıraktık. Fazlasıyla meşgul olduğumuzu düşünüyoruz. Belki de oyun bize çocukça geliyor, vaktimizi boşa geçirmiş gibi hissediyoruz. Hâlbuki bugünün dünyasında oyun kayıp bir anahtardır. İçimizde giden yolda tüm kapıları açan bir anahtar.

    Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: “Ne zaman oyun oynadığımızı nasıl anlayabiliriz?” Bu kez tanımı ne olmadığından yola çıkarak yapacağız. “Oyun boş vakit veya boş vakitte yapılan etkinlik demek değildir.” Oyun etkin bir olay, oysa boş vakti olmak, adı üstünde, edilgen bir durum. Oyun için aslında şimdi zaman ayırmamız gerekirken üniversite sınavından geçerli not almayı ya da emekli olmayı bekliyoruz ki “oynamak” için boş zamanımız olsun. Yazık ki insanlar oyuna yeterli değeri vermiyorlar. Yaşlandıkça daha az oynuyoruz. Bu bazen içinde bulunduğumuz duruma da bağlı. İnsanlar çok yorgun, çok gergin. Oyunun ne denli önemli olduğunu unutuyoruz. Spor salonuna gittiğimizde ya da koşarken oyun oynadığımızı düşünüp kendimizi kandırıyoruz. Ama bu oyun değil. Bir etkinliğin oyun olabilmesi için her şeyden önce onun kaygısız ve endişesiz bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Müzik ve sanat da çoğunlukla birer oyundur. Erikson, politikacıların kapalı kapılar ardında döndürdüğü dolaplarda da aynı oyuncu tavrı gördüğünü söylemiştir. Hayal kurmak, dilek tutmak, oturma odasında oturup çocuklarla bir televizyon programı üzerine konuşmak da bir oyundur. Spor, içinde belli kurallar barındıran bir oyun çeşididir. Ama bütün sporlar oyun sayılmaz çünkü bazıları fazla ürkütücüdür. Bunlarda hem aşırı derecede rekabet vardır hem de sakatlanma riski yüksektir.

    Düşüncelerimiz ve sözcüklerimiz oyunu tarif ederken içine yetişkinleri katmıyor. Oyunu sadece küçük yaşlara özgü bir şey olarak görme eğilimi Antik Yunan kültürüne kadar dayanıyor diyebiliriz. “Oyun” ve “eğitim” kelimelerinin ikisi de çocuk[pais (payisl)] için kullandıkları kelimelerden türetilmiştir. Hatta Yunan dilinde “oyun” ve “eğitim” kelimelerin farkı yalnızca değişik hecelere yapılan vurgudan anlaşılır. Bunun anlamı şu olsa gerek: Çocukluk dönemi bittiği zaman “oyun” ve “eğitim” bitiyor. Peki ya olimpiyat oyunları gibi durumlarda hangi kelime kullanılıyor? Agon... Bunun anlamı “rekabet”. Yani küçük bir çocukken “oynarsınız” ama büyüdüğün zaman “rekabet edersiniz”. Bu noktada ilk yazımız “Geleceğe Ne Söylüyoruz?” başlıklı yazıyı da anarak dilin önemine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum.

    Bir değer saptaması yaptığımızda şu hissediliyor: Çalışmak gerekli bir şey, oyun ise anlamsız, değersiz, çocuklara özgü bir şey. Oysa merak ediyorum çalışmak her zaman için ağır ve sıkıcı bir şey mi olmalı? İnsana zevk veren bir sürü meslek yok mudur yaşamda? Mesela Van Gogh, “Yıldızlı Gece”yi resmetmek üzere tuvalini önüne aldığında yalnızca aklından “Hadi bakalım iş vakti.” mi diyordu? Böyleyse bile bazen hepimiz kendimizi yapmamız gereken sıkıcı bir etkinliğin ortasında bulabiliriz. Ama yaptığınız işe oyuncu bir tavırla yaklaşırsanız, işten kaynaklanan sorunları dahi daha yaratıcı çözümler getirebilir ve kendinizi daha canlı hissedebilirsiniz. İnsanların oyun oynadığı yerde keyifli, canlı, ışıl ışıl bir atmosfer bulunur. Oyun oynama isteği herkese bulaşır. Adeta, size gelip katılmanız için işaret eder.

    Bu yazıyı İsviçreli psikolog C.G. Jung’un oyuna bakışıyla bitirmek istiyorum. Jung çalışmayı ve oynamayı birbirinden ayrılamaz olarak görmüş. 1923’te şöyle yazmıştır: “Sınırsız bir hayalle oyun oynanmayan bir yerde yaratıcı bir çalışma asla ortaya çıkamaz.” Büyüme yolculuğunda oyuncu ruhunuzu kaybetmemeniz dileğiyle. Oyunla kalın.

 Yazıyı Hazırlayan: Gülsüm Karagül

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN DOĞASI VE İHTİYAÇLARI: ERİCH FROMM

HER SON YENİ BAŞLANGIÇ

İLİŞKİLERDE BAĞLANMA VE BAĞLANMA STİLLERİ